<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?> 
  <rss version='2.0' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/' xmlns:wfw='http://wellformedweb.org/CommentAPI/' xmlns:dc='http://purl.org/dc/elements/1.1/' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom'>
    <channel>
      <title>KONYA   |   LADİK KASABASI  | İLK WEB PORTALI. Yeni Makaleler</title>
      <link>http://www.ladik.biz/</link>
      <docs>http://blogs.law.harvard.edu/tech/rss</docs>
      <atom:link href='http://www.ladik.biz/rss/rss_a.php' rel='self' type='application/rss+xml' />
      <generator>Self-created application</generator>
      <description></description>
      <copyright>wWw.X-iWeb.Ru</copyright>
      <language>ru-ru</language>
      <item>
        <title>HAZRETİ PEYGAMBERE ŞİİRLER</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=13</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=13</guid>
        <description><![CDATA[&lt;strong&gt;Lâdikli Gözüyle:

HAZRETİ PEYGAMBERE ŞİİRLER

Erhan KAYA


Peygamberimiz Hazreti Muhammed Aleyhisselâm hakkında, kendi döneminden başlayarak tarih boyunca birçok şiirler yazılmıştır. Bu şiirlerde peygamberimizin özellikleri anlatılmış, güzel ahlâkı yâd edilmiştir. Müslüman olan her şairin peygamberimiz hakkında, en az bir tane de olsa, şiiri vardır. Hakkında en çok şiir yazılan ve yazılacak olan insan Hazreti Muhammed Aleyhisselâmdır.

Nasıl ki insan olarak hakkında en çok şiir yazılan Peygamberimiz ise konu olarak da en çok yazılan şiir, aşk ve sevgi üzerinedir. Bu ikisi arasında yani Peygamberimizle aşk- sevgi arasında önemli bir bağ vardır. Çünkü Peygamberimiz sevginin muhabbetin kaynağıdır, sembolüdür. Hani bir söz vardır ya:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl

İşte Muhammed&amp;#8217;le muhabbetin arasındaki bağ, en güzel ve en beliğ şekilde ifadesini böyle bulur. Yine yöremizin muhabbetle sevdiği Lâdikli Ahmet Ağa&amp;#8217;mızın Peygamberimize olan muhabbetinden dolayı Ahmet&amp;#8217;çe söylediği muhabbet şiirlerinden bir tanesiyle yazıma son veriyorum:

Âşığım Muhammed&amp;#8217;e Derdi


Hakk'ın kapısını açar
Semalara reyhan saçar

Ol kapıyı Hüdâ açar

Buyur ya Muhammed derdi


Ol melekler saf bağladı

Hasretin ciğer dağladı

Sema ehli hep ağladı

Buyur ya Muhammed derdi


Işkın oduna yanmışım

Senin nurunu sanmışım

Hakikatten gül almışım

Hasretim Muhammed derdi


Ol kapında köle olsam

Nurun ile bülbül olsam

Hem elinde gülün olsam

Âşığım Muhammed derdi


Razıyım ol takdirine

Kimler geçerse yirime

Ben âşığım ol pirime

Âşığım Muhammed derdi


Çağırırsam ol adını

Seherde aldım tadını

Gecelerde feryadımı

Aşığım Muhammed derdi


Kurulursa ehl-i pazar

Sağında hakikat yazar

Takdir her işleri bozar

Buyur ya Muhammed derdi


Hakikat gülün yaprağı

Reyhana benzer toprağı

Ömrümün ahiri geldi

Ben isterim hep yatmağı


Ol kabirde nida ider

Hep işleri Hüdâ ider

Dostuna âşık olanlar

Ol yoluna doğru gider


Ol Arş'tan bir nida erdi

Buyur ya Muhammed derdi

Arşın yolunu bilmezken

Cebrail&amp;#8217;i mu&amp;#8217;in verdi


&amp;#8230;


&lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Wed, 23 Dec 2009 16:24:32 -0500</pubDate>
        <category>Erhan KAYA</category>
      </item>
      <item>
        <title>Musa&#39;nın katilini tanıyorum...</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=12</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=12</guid>
        <description><![CDATA[&lt;span style='color:black'&gt;&lt;strong&gt;Hâlis, Hârikalar Diyârı'nda


 
Hâlis, Ceylan'ın yanına gönderdiği Musa'sına ağlıyordu.

O'nu kimin öldürdüğünü biliyordu Hâlis...

Musa'yı; kapitalist sistemin, bireyin damarlarına boca ettiği sömürü yetisinin boğazladığını; kafasına vurulan taşlara şekil veren ellerin, tatil günlerinde kırlarda el ele verdiğini; tek tek yere inen kar tanelerinin sıcağında kanı akarken, 13 yıldır, her 13 yıllık yavrulara sanal giyotinler beslendiğini ve besleyen ellerin el olmadığını biliyordu Hâlis...

Musa'ya anne gözüyle bakan Ayşe Hanım; hiç ağlama boşuna. O'nu soğuk yollarda ölüme gönderen sensin, kazak katına üşüyerek...

Musa'ya baba gözüyle bakan Mehmet Bey; sen zaten ağlamazsın. Erkekler ağlamaz zira. Zaten iki kişinin bildiği de sır değildir. Sonunu düşünenin kahraman olamayacağını düşünürsün de, Musa'yı zulme gönderen kahramanın bizzat kendin olduğunu düşünür müsün?

Musa'ya kardeş gözüyle bakan genç, adın önemli değil. Sen suçsuzsun henüz. Şimdilik tabi; ama senin de katil olarak gönül rahatlığıyla 'aptal kutusu'nda maktullerini göreceğin günler gelecek...

İnsanlığın kanıyla alev alev yanan sistemin kazanına odun olarak evlatlarını yetiştiriyor insanımız, farkında değil.

Musa...

Azimliymiş... Başarılıymış... Başarmış bir oyunun şifresini kırmayı...

Nerden bilsin ki evladım; ölüme giden yolun anahtarını almış eline...

Çocuğunu bilgisayar başına hapseden ebeveynler; suçunuzun farkına varmanız için yavrunuzun üzerine gazete kağıdı serilmesini mi görmelisiniz?

&quot;Oğlum dizimin dibinde&quot; diye düşünürken, Musa'yı en ırak noktalarda ölüme uğurladığını bilir miydi annesi?

Kaç Musa var sanal tuzakların içinde debelenen?

Anlamıyor musunuz; bilgisayar ile nikahladığınız çocuğunuz, balayına hiçliğe gitmeye mahkum.

Sanal alemin şifrelerini çözebilmenin yegâne yolu insanlıktan uzaklaşmaktır; görmüyor musunuz?

Evladına iki sandalye, bir masa, monitör ve ses sisteminden oluşan düzeneği oluşturunca kendini baba olarak gören zavallı; sana zavallı denmesine kızıyor musun?

Ya evladının tabutuna sarıldığında kendin için ne söyleyeceğini hiç düşündün mü?

Peki bir insanı kaybetmek, ille toprağa vermek midir?

Nice nesiller diri diri toprağa giriyor; sanal sanal, uzun uzun, usul usul...

Aslında bağırıyor çocuklar, görmeniz için hallerini...

Hırçınlıklarını kıskançlığa verirsiniz. Lakin yokluğunuzdandır garip halleri.

Musa'yı öldüreni biliyorum...

Onu sen öldürdün...

Adının ne olduğu önemli değil.

Musa'nın adının ne olduğu da önemli değil; daha nice Musa'ları temsil etmesi de...

Musa'yı Hâlis öldürdü...

Musa'nın katilini tanıyorum; O'nu, O olmayan herkes elbirliği ederek katletti...

Şimdi ağlayın peşin fiyatına.

Yarın, gözünüzün önünde eridiğini görünce evladınızı; taksit taksit pişmanlık duyarsınız...

Ceylan'ı bilir misin, Musa?

Akranındı. Kör bir havan topuna kurban gitti.

O ölene kadar, havan toplarının gözlerinin olduğunu bilmezdik; apoletli ve pişman...

Musa'yı bilir misin, Ceylan?

Yanına geldi.

O'nu yanına gönderen havan topu değil; o metal yığınından daha kör olan insanlığımızdı.



&lt;a href='www.abdulhamitguler.com' target='_blank'&gt;www.abdulhamitguler.com &lt;/a&gt;
abdulhamitguler@gmail.com &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;]]></description>
        <pubDate>Fri, 13 Nov 2009 14:33:09 -0500</pubDate>
        <category>Sizden Gelenler</category>
      </item>
      <item>
        <title>Bırak Sevmediğini ki Sevdiklerine Yol Açılsın</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=11</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=11</guid>
        <description><![CDATA[İçinde yaşadığımız hayatta bazen ayrıntıdan kaynaklanan ,  bizim derin incelemelerimiz yüzünden kim bilir ne önemli şeyleri görmezden geldiğimizi hatırlar mıyız ? ..Arkadaşlarımızı,yakınımızdaki bizi sevenleri ne çok atladık,unuttuk belkide.. Belkide unutmak işimize geldi.Ama sonuç. Hani insanın içinde kendisinden de öte, onu yargılayan,bazen sesi çok, bazer az çıkan,tesirli ve hakikatı fısıldayan bir yer varya, işte o yer hatırlatmaz mı bize bunları.Bizi sorgulamaz mı ?
Aman ya şimdi bunlarımı düşüneceksin ? o beni, benim onu düşündüğüm kadar düşünüyor mu diye kendi kendimize söylediğimiz o yalanlar varya,belkide dünya kurulandan beri söylenmiş en adi küfürlerden bile pislikçe.Zaman.. Zamanında bu detay ve ayrıntıları o kadar çok atlıyor, o kadar vurdum duymaz olabiliyoruz ki, geri dönüp arkamıza baktımızda acaba ben miyim ? bu adam dediğimiz ne kadar çok oluyor değil mi ?
Sevmeyi haketmeyen,hürmeti haketmeyen,dostluğu haketmeyen,arkadaşlığı haketmeyenlere ne kadar da çok zaman ayırıyor,ne kadar da çok onların üzerine düşüyoruz.Fındık kabuğunu doldurmayan sebeplerle gerçek dostlarımızla küsürken,dünyayı başımıza yıksalar yalancı arkadaş takımına karşı ne kadar hoşgörülü, ne kadar eli acığız ???
Acaba düşünüyorum dünya kurulandan beri böyle mi gelir gider ?
İyiler bir adım geride,itilmiş,dışlanmış.
Rıyakar takım hep mi şakşaklanır ?
Bu detayı tam olarak bilmiyorum ama kültür yozlaşmamız devam ederse artarak ilerleceği kanısındayım.Kültür olmadan İnsalığımız olmaz.İnşaallah bu konuda yanılırım.
Sevgilerimle...
Kemal Demir 

]]></description>
        <pubDate>Mon, 21 Sep 2009 15:18:55 -0400</pubDate>
        <category>Kemal DEMİR</category>
      </item>
      <item>
        <title>Çalışalım tüm azmimizle !</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=10</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=10</guid>
        <description><![CDATA[&lt;img src='images/articles/kemaldemir.JPG' style='margin:5px' align='left' /&gt;&lt;strong&gt;Bazen elimizde o kadar şey varken değerini bilememenin sıkıntısını kim bilir kaç kez çektik ve hala çekiyoruz.Bu yazımda bu zayıf yönümüz hakkında biraz başınızı ağrıtmak istiyorum.
Zaman gerçekten çok hızlı akıp giderken,bizler geçmişteki hatalarımızdan bir ders almak şöyle bi yana hala aynı yanlışlarda ısrar ediyoruz.Kpss den düşük geldi diyoruz mesela.Kpss ye yeterince çalışmadım demiyoruz!. Yada hoca bana düşük not verdi ya... diye sitemli sitemli ona buna saldırıyoruz.İyi notu alanda kötü notu alanda biziz farkına varamıyoruz.Belkide işimize öyle geliyor.Psikolojik olarak suçluluk duygumuzu birilerine yüklemek,vicdan yükünden kurtulmaya çalışıyoruz.Aslında kendimizi kandırıyoruz.
Ve bizimle aynı hareket etmeyenleri,birşeylerden taviz vererek çalışanları,okuyanları ''İnek vb '' kelimelerle aşağılama gayretine giriyoruz.Sonuca baktığımızda ise kimin inek,kimin zeki olduğu elbette ortaya çıkıyor.
Zararın neresinden dönersek kar diyelim,bazı şeylere elimiz ererken,imkanımız varken dur diyelim.Çalışalım,çalışanlara destek olalım,çalışmayı teşvik edelim.
Bizim,başarıyı elde edenlerden hiçbir eksiğimiz yok.Yeter ki yılmayalım,ümit var olalım.Üzerine düşelim.Bir büyüğünden dediği gibi Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım etmez..Hedeflerimizi koyalım ve bu uğurda,bu hedefin hakkını vere vere,gönül rahatlığıyla çalışalım,çalışalım ki sonra pişman olmayalım..
Hedefin düzgün,
İsteğin sonsuz,
Azmin sınırsız olsun.Günün mübarek olsun.
Selamlarımla
Kemal Demir&lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Wed, 08 Jul 2009 16:52:17 -0400</pubDate>
        <category>Kemal DEMİR</category>
      </item>
      <item>
        <title>EBEVEYNLER DİKKAT!</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=9</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=9</guid>
        <description><![CDATA[&lt;img src='images/articles/internet.jpg' style='margin:5px' align='left' /&gt;&lt;span style='color:dark'&gt;&lt;strong&gt;Ağaç yaşken eğilir diye boşuna dememişler. Çocuğumuzun kendi başına buyruk yetişmesinin önüne geçmediğimizde ve hayatta karşılaşacakları tehlikeleri göstermediğimiz zaman gündemi sürekli yoran kaçırılma, taciz ve cinayet haberleri ile karşı karşıya kalmamak kaçınılmaz oluyor.

Hızla gelişen Teknoloji ile birlikte, güvenlik suç olayları İnternet üzerinden de artış göstermiştir. Bu teknolojilerin getirdiği güvensizlik vb. olaylar, içinde bulundukları tehlikeden habersiz gençlerimizi olumsuz etkiliyor. 

Yapılan araştırmalara göre ebeveynlerin bir çoğu çocuklarının sanal ortamda nasıl koruyacaklarını bilmiyor ve araştırmaya katılan ailelerin %65 i çocuklarının internette güvende olduğunu düşünmekte. Anlaşılacağı gibi ebeveynler tehlikenin farkında değil. Peki Ebeveynler gençlerimizi korumak için neler yapmalı ?



EBEVEYNLERE TAVSİYE

- Çocuklarınızı takip edebilecek, internet üzerinden girdikleri sitelerin iyi yada kötü olduğunu anlayabilecek derece bilgisayar ve internet bilgisine sahip olmanız gerekmektedir. 
- Çocuklarınızla iyi bir iletişim kurmalısınız. Korkularını, sevdiklerini ve sevmediklerini size söyleyebilecek güveni vermelisiniz.
- Çocukların kullandığı bilgisayarın evin ortak kullanım alanında olmasına dikkat ediniz. 
- Bilgisayarlarınızda internet içeriği konusunda korumaya yönelik filtreleme programları bulunmalıdır.
- Çocuklarınızın internette kalma sürelerini yaşına uygun bir şekilde sınırlamalısınız.
- Her konuda olduğu gibi bu konuda da iyi bir örnek olmalısınız. Bilinçli bir internet ve bilgisayar kullanıcısı olmalısınız.
- İnternette girdiği siteleri, konuştuğu arkadaşları birlikte tanımaya çalışınız.
- Çocuğunuzu internetin iyi ve kötü yanlarını, nasıl bir kullanıcı olması gerektiğini anlatmalısınız.
- Sizden habersiz internet üzerinden alış-veriş yapmaması gerektiğini öğretmelisiniz.
- Ergenlik dönemlerinde çocuğunuzun bu konuda en iyi eğitimci sizin olmanız gerektiğini aklınızdan çıkarmamalısınız.
- Sohbet odalarında neler yapıp neler yapmaması gerektiğini çocuğunuza anlatmalısınız.
- Çocuklarınızın internet cafe alışkanlığını azaltmaya çalışmalı, imkan dahilinde evinize bilgisayar alarak kontrol edemeyeceğiniz yerlerde internete girmesini engellemelisiniz.
- Çocuklarınızı takip etmenin onun özel hayatına saygısızlık değil iyiliği için olduğunu bilmeli ve yine de bunu çocuğunuza hissettirmemelisiniz.
Bilgisayarın ve internetin kötü bir şey olmadığını, sadece takip ve bilinçsizlikten kaynaklanan güvenlik eksikliğiyle zararlı bir hal alabileceğini unutmamalıyız. Bilgisayardan kaçış yoktur; çocuklarımız ya arkadaşlarında yada internet cafeler de izniniz olmadan erişim sağlayabilecektir. Bu nedenle kaçmaktansa bilinçli ebeveynler olup çocuklarımızı bilgisayar ve nimetlerinden mahrum etmeyelim.



Gökhan ŞANLI
&lt;a href='www.bg.org.tr' target='_blank'&gt;Bilişim Güvenliği ve Bilişim Suçlarına Karşı Mücadele Derneği&lt;/a&gt;
Yönetim Kurulu Başkanı

&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;]]></description>
        <pubDate>Fri, 03 Jul 2009 13:04:42 -0400</pubDate>
        <category>Sizden Gelenler</category>
      </item>
      <item>
        <title>O&#39;nun yokluğunda O&#39;nunla beraber</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=8</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=8</guid>
        <description><![CDATA[&lt;img src='images/articles/tasgetiren.jpg' style='margin:5px' align='left' /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style='color:black'&gt;Türkiye, nisan ayı içinde en küçük yerleşim birimlerine kadar uzanan bir &amp;#8216;Kutlu Doğum&amp;#8217; coşkusu yaşıyor. 

Bizler de, yetişebildiğimiz ölçüde, Kutlu Doğum davetlerine katılmaya çalışıyoruz. Bu yıl, İstanbul&amp;#8217;da, Uşak&amp;#8217;ta, Konya&amp;#8217;da, Ladik&amp;#8217;te, Malatya&amp;#8217;da, Elbistan&amp;#8217;da, Mersin&amp;#8217;de programlara katıldık. Benim Malatya&amp;#8217;da bulunduğum gece, farklı sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen beş ayrı program olduğunu öğrendim. Elbistan&amp;#8217;da iki program vardı, Konya coşku doluydu. 

Programlara genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk, binlerce insan iştirak ediyor. Katılımlara baktığınızda, Kutlu Doğum&amp;#8217;un, toplumumuzun yüreğinde nasıl bir bağlılığa karşılık geldiğine tanık oluyorsunuz. 

Ben bu programların, &amp;#8220;O&amp;#8217;nun Yokluğunda O&amp;#8217;nunla Beraber&amp;#8221; olma heyecanı taşıdığını düşündüm hep. Derin bir özlemi, derin bir el ele tutuşma aşkını, derin bir izinde yürüme tutkusunu yansıttığını düşündüm. 

Bu yazımda, biraz siyasetten uzaklaşıp, o iklimi Aksiyon okuyucularıyla paylaşmayı istedim.

&amp;#8220;O&amp;#8217;nun Yokluğunda O&amp;#8217;nunla Beraber Olmak&amp;#8221; ne demek?

Bu sorunun, &amp;#8216;Adı Güzel Kendi Güzel&amp;#8217;e âşık gönüller için en hayati soru olduğunu düşünüyorum. Gelin bu konuyu, Altınoluk dergisinde 2008 yılı, Nisan ayında çıkan yazımızın gönül ikliminde değerlendirelim: 

***

Sünnet, Hazreti PEYGAMBER -sallallahü aleyhi ve sellem- tarafından yaşanmış Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;dır, İslam&amp;#8217;dır. Müslümanın örnek alacağı hayat çerçevesidir.

İlk İslam neslinin zorluğu vardı, köhnemiş bir toplumsal yapı içinde yeni bir dine inanıyor olmanın bütün tepkilerini göğüslemeleri gerekiyordu. Ana - babanın bile yol kestiği bir zamandı.

Ama yine o neslin bir avantajı bulunuyordu, yeni dinin mübelliği hayatta idi, onu görüyor, onun elinden tutabiliyor, onun terbiyesi ile yepyeni bir kişilik inşa edebiliyorlardı. Abdullah bin Ömer, vahiyle iç içe yaşamanın hassasiyetini anlatırken &amp;#8220;Biz hakkımızda yeni bir ayet iner diye eşlerimizle münakaşa etmekten kaçınırdık&amp;#8221; diyor.

Vahiy sımsıcaktı.

Rasulullah, onları bir ateş çukurunun kenarından alıp kurtaran, onların üzerine titreyen, onların yolunun ateşe çıkmaması için kendini helak edercesine gayret gösteren bir mürebbi olarak içlerinde idi.

Rasulullah&amp;#8217;ın ahirete irtihalinden sonra gelenlerin zorluğu, böyle bir &amp;#8216;Güzel Örnek&amp;#8217;le, ancak kitaplarda buluşabiliyor olmalarıdır.

Bu zorluğu Allah Rasulü (s.a.s) de görmüş olmalı ki, &amp;#8216;Kendisini görmeden iman eden ve izinde gidenler&amp;#8217;e özel bir iltifatta bulunuyor, onları &amp;#8216;Kardeşlerim&amp;#8217; diye niteliyor ve onlara &amp;#8216;Kevser havuzunun başında beklediği&amp;#8217; müjdesini veriyor.

Hanzale (r.a) örneğinde olduğu gibi, o çağda bile, Rasulullah&amp;#8217;la kalp kalbe bulunmakla, ayrı mekânlarda bulunmanın bir gönül kıvamı farkı meydana getirdiği gözleniyor. &amp;#8220;Hanzale münafık oldu&amp;#8221; diyor Hanzale (r.a) yolda karşılaştığı Hazreti Ebubekir&amp;#8217;e... Neden? &amp;#8220;Çünkü&amp;#8221; diyor, &amp;#8220;Rasulullah&amp;#8217;la birlikte bulunduğumda farklıyım, O&amp;#8217;ndan ayrıldığımda farklıyım.&amp;#8221;

Bu, hiç şüphesiz çok önemli bir fark.

Onun için sonraki nesillerin problemi, &amp;#8220;O&amp;#8217;nun yokluğunda O&amp;#8217;nunla beraber olma&amp;#8221; noktasında toplanıyor.

Tasavvufta &amp;#8216;Rabıta&amp;#8217;nın zarureti, böyle, gıyapta bir birliktelik imkânını temin etmesinden kaynaklanıyor. Allah dostlarından oluşan bir zincirin beslendiği ilk &amp;#8216;Menba&amp;#8217; olarak Allah Rasulü&amp;#8217;ne ulaşma cehdi, tasavvuf terbiyesinin ana unsurlarından biri oluyor.

Bu durumda &amp;#8220;O&amp;#8217;nun yokluğunda O&amp;#8217;nunla beraber olma&amp;#8221;ya çalışırsak, bir anlamda, manen O&amp;#8217;nun (s.a.s) taht-ı terbiyesine girmiş oluruz, diye düşünmek yanlış olmaz.

&amp;#8220;O der ki bize...&amp;#8221; diye başlayıp, tüm hayatımıza O&amp;#8217;ndan ışıklar taşıyabiliriz.

O zaman O, Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;la inşa eder bizim kişiliğimizi, Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;ın tefsiri mahiyetindeki kutlu sözleriyle inşa eder.

Öyleyse gelin &amp;#8220;O der ki bize&amp;#8221; diye başlayalım söze:

O der ki bize:

İslam 5 şey üzerine kuruldu. Kelimei şehadet, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek...

O der ki bize.

İmanın esasları altıdır. Allah&amp;#8217;a iman, meleklere, kitaplara, PEYGAMBERlere, ahirete, kadere, hayır ve şerrin Allah&amp;#8217;tan geldiğine iman.

Ve O der ki bize:

İhsan kıvamında yaşa. Yani Allah&amp;#8217;ı görüyormuş gibi, sen onu görmesen de, O&amp;#8217;nun seni gördüğünden emin olarak bir kulluk düzeni kur.

Sonra mü&amp;#8217;min kişiliğimizi, İslam&amp;#8217;la, İman&amp;#8217;la ve İhsan&amp;#8217;la gergef gergef dokumaya yönelir. Her birinin içini tamı tamına doldurmadan gerçek bir Müslümanlık kıvamına ulaşılamaz çünkü.

Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;dan bir ayeti hatırlatır:

&amp;#8220;İman ettik&amp;#8221; demekle iş bitmez. &amp;#8220;Bu, ancak İslam dairesine girmiş olmayı anlatır. Oysa iman henüz kalplere nüfuz etmemiştir.&amp;#8221;

İşin nihayeti, &amp;#8216;Allah&amp;#8217;ı görüyormuş gibi bir kulluk&amp;#8217; kıvamına ulaşmaktır.

Onun için O, &amp;#8220;Namaz dinin direğidir&amp;#8221; der, O, yalapşap namaz kıldığımızı görürse, &amp;#8220;Bu kıldığın namaz olmadı&amp;#8221; der, &amp;#8220;Git yeniden kıl.&amp;#8221; &amp;#8220;Namaz kıldın ama elinde o namazın onda biri ancak kaldı&amp;#8221; der. Defalarca yeniden kıldırır. Namazlarımız, oruçlarımız, bizim kişiliğimizi tertemiz kılmıyor, arındırmıyor, yanlışlardan alıkoymuyorsa, yani gerçek namaz ve oruç kıvamında değilse, bizi &amp;#8220;Allah sizin eğilip kalkmanıza veya aç kalmanıza muhtaç değil&amp;#8221; diye ikaz eder. Her namazda huzuru ilahiye durma idrakini öğretir.

O&amp;#8217;nun sözlerinden anlarız ki, Oruç bir kulluk terbiyesidir. Orucu günahlara kalkan edinmemizi, Oruç&amp;#8217;un elinden tutup cennete kadar yürümemizi ister bizden. 

Zekât ve sadaka için malımızdan pay ayırırken, cimriliğimizin tuttuğunu görürse, &amp;#8220;Sevdiklerinizi ve severek infak edin&amp;#8221; şeklindeki Kur&amp;#8217;an buyruğunu hatırlatır. Yine Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;ın &amp;#8220;Sizin burun kıvırarak alacağınız şeyleri başkalarına sadaka diye vermeyin&amp;#8221; çağrısını hatırlatır. Yine Kuran&amp;#8217;ın, &amp;#8220;Sadakaları Allah&amp;#8217;ın eline veriyormuş gibi verme&amp;#8221; ikazını duyurur bize... İnfak edip, ardından kaba bir sözle veya davranışla eziyet yapmamıza gönlü razı olmaz. Fukara gönlünün incinmesine razı olmaz O&amp;#8217;nun yüce gönlü.

Haccı, bir ümmet buluşması, oradan cihana İslam&amp;#8217;ın evrensel mesajlarının verildiği cihanşümul bir kongre hâlinde yaşar ve sunar.

O bir PEYGAMBERdir. Günahsız bir insandır O (s.a.s). Ama geceleri kalkıp, ayakları şişinceye kadar Rabbin Huzurunda divanda durmaktadır.

Tek dileği vardır: Şükreden bir kul olmak!

İşte, var olmanın idraki bu, kulluğun idraki, ilahi nimetlerin idraki ve bütün bunlardan kaynaklanan şükür duygusu... Bu PEYGAMBER hassasiyeti, bizim hem bunca nimeti kullanıp hem sınır çiğnemekten usanmayan nefsimizin önüne nasıl bir sorgulama sorumluluğu getiriyor.

Buna bir de &amp;#8216;Günde yüz kere istiğfarda bulunan PEYGAMBER terbiyesi&amp;#8217;ni katalım. &amp;#8216;Ellerimizi, yüreklerimizi bin kere yıkasak, bu PEYGAMBER istiğfarının bir tekine denk gelir mi?&amp;#8217; kaygısı düşmez mi içimize? Büyük bir günah işleyip de Rasulullah&amp;#8217;a &amp;#8220;Temizle beni ya Rasulallah!&amp;#8221; diye gelen sahabinin kalp âlemindeki sancı, bizim günahlı dünyalarımız için bir ölçü niteliği taşımaz mı? Rasulullah&amp;#8217;ın yanında, kirlere bulanmış ve kararmış bir kalble durmak ne kadar tahammülü zor bir hadisedir!

Ya faizle birlikte &amp;#8220;Allah&amp;#8217;a harp açmak&amp;#8221; arasında Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;ın kurduğu bağlantıyı önümüze koyar, &amp;#8220;Faizi ayaklarımın altına aldım&amp;#8221; diye seslenirse, bizim boyumuza kadar faize batmış dünyamızda bu nasıl yankılanırdı! 

Onun, yine Veda Haccı&amp;#8217;nda ayaklarının altına aldığı Kan davası hâlâ bir gelenek olarak insanları kör kurşuna kurban ediyorsa, &amp;#8220;Bu benim içimdeki kimin yüreği?&amp;#8221; diye sormaz mıydık?

Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;ın &amp;#8220;Allah&amp;#8217;a sarılın - Allah&amp;#8217;a koşun&amp;#8221; çağrılarını, PEYGAMBER dilinden dinlemenin yüreklerimize taşıyacağı heyecan bir başkadır. 

PEYGAMBER elinde bu ilahi ikazlarla yoğrulan bir kalbimiz olsaydı, aah!

Dünyaya fazla kapıldığımız ve burada ebedi kalacağımızı sandığımız bir zamanda Rasulullah Efendimiz&amp;#8217;in bizi Kur&amp;#8217;an&amp;#8217;ın &amp;#8216;likaullah&amp;#8217;ı, &amp;#8216;Din gününün maliki&amp;#8217;ni, &amp;#8216;Oku kitabını&amp;#8217; şeklindeki buyruğunu hatırlatan ayetleriyle uyarması ne kadar sarsıcı olurdu, kim bilir!

İslam&amp;#8217;ın Medine&amp;#8217;sini inşa etmek için hicret yolculuğuna çıksak, hayati tehlike, bir örümcek ağı kadar yakınlaşsa ve O&amp;#8217;ndan &amp;#8220;Hüzne kapılma, Allah bizimledir&amp;#8221; imti&amp;#8217;nanı gelse, yüreğimiz nasıl da durulurdu!

Bizi, ümmet olarak birbirimizden fersah fersah uzaklaştıran savruluşlarımıza bakıp, &amp;#8220;İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız&amp;#8221; diye hesaba çekse... ne yapardık? &amp;#8220;Bir tarağın dişleri gibi olun&amp;#8221; diye yüreğimize bir vasiyet koysa... &amp;#8220;İçinizde asla kin barındırmayın, kalblerinizi kinden koruması için Allah&amp;#8217;a dua edin&amp;#8221; diye terbiye etse bizi... &amp;#8220;Kardeş olun&amp;#8221; dese, ellerimizi birbirine tutuştursa...

Evinde, elbisesinin söküğünü diken bir PEYGAMBER! Eşlerine kaba kuvvet kullanmak nerede, onları sözle bile taciz etmeyen bir aile reisi... Bizim, öfke gelince aklın uçtuğu ruh dünyamız için nedir? Aile sorumluğunu, PEYGAMBERlik gibi ağır bir vazifeyi yaparken bile ihmal etmemek, bizim aile, iş, dava arasında kaybolmuşluğumuza nasıl bir yeni nizam verirdi?

Müşfik. Vakur. Mütevazı. Mütebessim. Rauf. Rahim. Ahlakın tüm güzellikleriyle donanmış bir müstesna karakter.

***

Onun, içinde yaşadığı nesil, O&amp;#8217;nu, canı için can adama ölçüsünde sevdiler, hece hece öğrendiler, birebir aynileşme çabası içinde yaşadılar...

&amp;#8216;Ona ümmet olmak&amp;#8217;, işte bu terbiyeyi kuşanmaktır.

O&amp;#8217;nun ışığını yüreklerimize taşımaktır.

Yolumuzu O&amp;#8217;nun ışığı ile aydınlatmaktır.

Ne mutlu, O&amp;#8217;nun elinden tutarak bu dünyadaki İslam yolculuğunu tamamlayanlara...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Thu, 30 Apr 2009 08:58:08 -0400</pubDate>
        <category>Sizden Gelenler</category>
      </item>
      <item>
        <title>Kazım TORLAK</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=7</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=7</guid>
        <description><![CDATA[&lt;strong&gt;  &lt;img src='images/articles/kazimtorlak.jpg' style='margin:5px' align='left' /&gt;    Değerli Hemşehrilerim,
   2004-2009 yıllarını kendi bakış açımdan değerlendirmem gerekirse,bu değerlendirmeyi Paul Chelho'nun Simyacı adlı romanından bir menkıbe ile anlatmam uygun olur kanaatindeyim.
   Herkesin kişisel yazgısını ve hedeflerini gerçekleştirirken yürüdüğü yolda bilmesi gereken felsefi bir sır olsa gerek... 
   Günlerden bir gün zengin bir adam oğlunu görev bilinci ve mutluluğun sırrını öğrensin diye bir bilgeye yollar. Bilgenin evi çok uzaktır ve ulaşılması güçtür, dağlar aşılmalı, dereler geçilmelidir.Nitekim, genç büyük bir azimle geçer ve bilgenin evine ulaşır. Evin içerisinde yüzlerce insan bilgenin bilgilerinden faydalanmak adına ordadır ve onunla konuşabilmek için sıra beklerler. Gençte sırasını bekler. Evin içi oldukça görkemlidir. Harika tablolar, şık halı ve kilimler, zengin müzeler, binbir çeşit gül bahçeleri ile doludur Bunları gözlemlerken, sıra gence gelir ve bilge derdini sorar. Genç derdini anlatır. Bunun üzerine bilge kendisine bir kaşık verir, kaşığın içini yağ ile doldurur ve:
   -Git tüm evi dolaş fakat bu yağı dökmeden gel- der.
   Genç, bilgenin dediğini yapar ve evi gezer. Fakat gözü hep kaşıktatır.Yağı dökmemesi gerekir.Tüm evi gezince bilgenin huzuruna çıkar ve:
   -Hiç dökmeden getirdim efendim-der.
   -Peki öyleyse der bilge, neler gördün anlat bakalım?
   Genç afallar: Hiçbir şey görmediğini söyler. Bunun üzerine bilge:
   -Git evimi tekrar gez gör gel- der.
   Genç elinde yine kaşık ile evi gezer. Ve tekrar bilgenin huzuruna çıkar
   -Evi gezdim efendim- der.
   Evin içindeki  güzellikleri tek tek anlatır.
   -Peki- der bilge,
   -Sana verdiğim kaşığın içindeki yağ nerde?
   Genç kaşığa bakar, görür kikaşıkta yağdan eser kalmamıştır. Hepsi dökülmüştür.
   Bunun üzerine bilge:
   -Evladım: kaşıktaki yağ sorumluluklarımızdır. Etrafımızda ki olan bitenleri elbetteki görmemiz ve yaşamamız gerekir. Ama kaşıktaki yağı unutmadan ve de dökmeden. der
   Beş yıllık Belediye Başkanlığım süresince, söz vermiş olduğum bütün çalışmaları fazlası ile yaptığıma inanıyorum. Belk bazı gerçekleri ve siyaseten olan bitenleri göremedim ama benim için daha önemli olanı ihmal etmedim. Kaşıktaki yağı dökmedim...
   Beş yıl boyunca hayatımın en önemli ve bir o kadarda şerefli görevi yaparken, bana destek veren-vermeyen, takdir eden-etmeyen bütün hemşehrilerime sonsuz saygı ve sevgilerimi sunuyor ve haklarını helal etmelerini istiyorum.
                                                                                                

                                                                                                &lt;span style='color:maroon'&gt;Kazım TORLAK
                                                                                                Harita Ve Kadastro Mühendisi
                                                                                                Ladik Belediye Başkanı&lt;/span&gt;
KAYNAK : Sarayönü Manşet
Kazım TORLAK beye başkanlık sonrasındaki hayatında başarılar dileriz

 &lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Wed, 25 Mar 2009 16:07:35 -0400</pubDate>
        <category>Sizden Gelenler</category>
      </item>
      <item>
        <title>BEBEK GELİŞİMİ</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=6</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=6</guid>
        <description><![CDATA[Hamilelik ve 0-6 Yaş Döneminde Beyin Gelişimi

İnsan beyninin gelişimi hamileliğin 3. haftasından itibaren başlar. Anne karnında ve doğumdan sonraki ilk yıllarda bu gelişme çok hızlı olur. Beynin gelişiminde hem genetik, hem de çevresel koşullar ve uyaranlar rol oynar. Çevreden gelen bu uyaranlar beyindeki sinir hücrelerinin yapısında ve işleyişinde önemli değişiklikler oluşturabilir. Beyinde oluşan bu değişikliklere bağlı olarak da, bebekte hem zihinsel, hem de fiziksel gelişim farklılıkları görülebilir ve bunlar yaşam boyu bebekte kalıcı olur. 
Bir bebek doğduğunda beyninde ne kadar sinir hücresine sahipse, hayat boyu bu sayıda artış olmaz. Bebeklerin beyinlerindeki hücre sayıları değişmemesine rağmen beyinlerinin büyümesi devam etmektedir. Bu büyüme sinir hücreleri arasındaki bağlantıların sayılarının artmasına bağlı olarak meydana gelir. Sinir hücreleri arasındaki bağlantılarda meydana gelen artış uyaranlar yolu ile sağlanır. Uyaranların yetersiz olması durumunda yeni bağlantılar olmayacağı gibi, beyinde mevcut bulunan bazı bağlantılar da azalabilir veya yok olabilir. 
Beyinde sinir hücreleri arasındaki bağlantılardaki artış önce işitme, görme ve dokunma gibi duyusal alanlarda olur. Daha sonra daha karmaşık zihinsel ve duyusal alanlardaki hücreler arası bağlantılar artmaya başlar. 
Beyindeki sinir hücreleri arasındaki bu bağlantıların sayısı 4-8 yaşına dek en yüksek seviyede kalır. Bu nedenle bu dönemdeki çocukların beyni daha çok çalışır. 
Anne-babaların çocuklarının zihinsel gelişimlerini arttırabilmeleri onlara yeterli uyarımları vermeleri ile mümkündür. Bebek ne kadar çok duyar, görür, tadar, koklar ve dokunursa duyuları o kadar gelişir. Ancak temel uyaran her zaman sevgidir. 
Beyin ( zihin ) Gelişimini Etkileyen Uyaranlar Bebeği sevdiğinizi ona dokunarak, okşayarak, sarılarak, gözlerinin içine bakarak hissettirin. Kucaklamak, okşamak bebeği sakinleştirir. 

Bebeklerle konuşurken ses tonunuzun yumuşak ve sevecen olmasına dikkat edin. Bebekler annelerinin sesini tanıyabilirler. 
Bebeğin hoşlandığı şeyleri keşfetmeye çalışın. Bebekler genellikle ilgilerini çeken, sevdikleri uyarılarla ilgilenirler. 
Bebeğe hareketli aktiviteleri yaptırmak için uyanık olduğu zamanı seçin. Bebekle oyun oynanması onun zihin gelişimini olumlu etkiler. 
Bebeklerin dikkat süresinin çok kısa olduğunu unutmayın, sabırlı olun. 
Bebeklerin öğrenme hızı yavaştır. Anne-babaların bir şeyler öğretme konusunda baskı yapmaları bebeklerin gelişimini engeller. Bebeklerin öğrenebilmeleri için pek çok kez tekrar etmek gerekir. 
Bebeğin yerini ve pozisyonunu sık sık değiştirin veya bebeğin çevresinde gördüğü cisimlerin yerlerini zaman zaman değiştirin. Böylece bebeğinizin gördüğü şeylerin sayısını (yani görme duyusunun uyarılmasını) arttırmış olursunuz, hem de bebeğinizin sevgiyi hissetmesine olanak tanımış olursunuz. 
Bebeğin odasını hazırlarken, oyuncak seçerken, siyah-beyaz gibi zıt ( kontrast ) renkleri, parlak ve dikkat çekici renkleri bebeklerin daha çok sevdiğini unutmayın. Basit ve zıt renkli resimlerle oynaması daha uygun olacaktır. 
Bebeğin de dinlenmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın. Onun hoşlandığı aktivitelere ne zaman ara vermek istediğini gözlemleyin. 
Uzun süre televizyon izletmek ve sık sık kanal değiştirmek, televizyon karşısında yalnız bırakmak bebeği olumsuz etkilemektedir. 
Bebeğin zararsız olan cisimleri ağzına götürmesine izin vermek o cisimleri tanıması açısından önemlidir. 
Bebeklerin kendi kendilerine hareket etmelerine izin verilmesi beyinlerinin gelişmesini olumlu etkilemektedir. 
İhmal edilen, kötü davranılan bebeklerin zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri olumsuz etkilenir. 
Bebeğe çeşitli müzikler dinletmek, onunla ritmik hareketler yapmak gelişimlerine yardımcı olmaktadır]]></description>
        <pubDate>Thu, 26 Feb 2009 16:53:39 -0500</pubDate>
        <category>Sizden Gelenler</category>
      </item>
      <item>
        <title>Anneliği Aşağılamak</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=5</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=5</guid>
        <description><![CDATA[&lt;strong&gt;Tesadüf mü? Biri çıkıp İslam'ın kadını aşağıladığını iddia ediyor. 

Söz bir biçimde anneliğe geliyor. 

O da ne? İslam'ın kadını aşağıladığını iddia eden 'modern' bay veya

bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını

görüyorsunuz. Ortak noktaları bu.

Anneliği aşağılamanın teknikleri çok. Bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere &amp;#8220;boş kadın&amp;#8221; muamelesi yapmak geliyor. Onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. Caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. Bir kadının &amp;#8220;çalışıyor&amp;#8221; sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. Sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart. 
Bunlar için de başka şeyler lazım: Modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. Her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! Yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. Saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım&amp;#8230; 

Modası geçenleri değiştirmek lazım. Bunun için de modayı takip etmek lazım. Özetle üretim-tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım. 
Bütün bunlar için çalışmak lazım. Çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? Daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. O da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. Daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. Görünmeden daha daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. Daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. Onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. Herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım. 

Hangisi hangisine lazımdı? Kafam karıştı&amp;#8230; 
Evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı &amp;#8220;çalışmak&amp;#8221; değildir. O tepeden bakılan, &amp;#8220;Ev kadınıymış&amp;#8221; yollu dudak bükülen bir &amp;#8220;acizdir&amp;#8221;. Evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. İş kadını daha hoş geliyor. Hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor. 

Modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. Patron parası mı? Amir fırçası mı? Onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? Her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? Onlar işin parçası ayol. Koca kârı yeme de, ne yersen ye! Koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! Hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven&amp;#8230; 

Ev kadını, üüü! Bir kere özgür(!) değil ayol. Yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. İşyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. &amp;#8220;Yarın müsait misin&amp;#8221;lere verdiği &amp;#8220;Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum&amp;#8221;lara rağmen özgür. Ama ev kadını handiyse esir canım&amp;#8230; 

Ama o anne. Çocukları var. Yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. Yani insan yetiştiriyor. Çocuk sokakta yetişmez ki? Çocuk evde yetişir. 

Olsun, o yine de &amp;#8220;çalışmayan&amp;#8221; kadındır. Annelik çalışmak sayılmıyor. Modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. Annelik angarya sayılıyor. Komedi de ne biliyor musunuz: Başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak &amp;#8220;iş&amp;#8221;, orada çalışanlar da &amp;#8220;çalışıp üreten kadın&amp;#8221; sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak &amp;#8220;iş&amp;#8221; sayılmıyor. Modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner&amp;#8230; 

Ondan sonra &amp;#8220;bebek mi-köpek mi?&amp;#8221; ikilemi geliyor: tıpkı Fransa'da, Almanya'da, Hollanda'da olduğu gibi. Köpek bebekten daha sevimli oluyor modern kadın için. Bir, vücudu deforme etmiyor... Öyle ya: tenperest modernliğin gerçeği bunlar, görmek lazım. 

Ama küçük bir sorun: Köpeğin ille de küçük olması lazım; kucağa alınıp sevilecek kadar küçük. Ne de olsa kadın o. Bir canlıyı kucağına alıp sevme güdüsü yaratılıştan verilmiş. Çaresi yok, sevecek. Peki, köpek yerine bebek sevse olmaz mı? Bu soruya Avrupa'nın bebek-köpek (yan yana iyi durmadığını biliyorum, ama anlayın) rakamlarını karşılaştırdığımızda, şu zımni cevabı alıyoruz: Yok, zinhar olmaz! (Almanya'da kayıtlı köpek sayısı nüfus ile neredeyse eşit). 

İyi de, köpek de en az bebek kadar masraflı. 

Olsun! O kadar kusur kadı kızında da bulunur. 

Kazara doğursa bile anneliği sevmemiş ve severek annelik yapmamış (Bunun yanında doğum yapamadığı halde harika annelik yapanlar da var). Annelik yapmadığı için duyguları gelişmemiş, ufku gelişmemiş, hayat tecrübesi gelişmemiş, bilgelik dersen sıfır. Ama olsun; onun köpeği ve bir de mesaili işi var. O kendini tüm annelere hava atma makamında görüyor. 

İşte buraya yazıyorum: Cenneti annelerin ayakları altına seren İslam kadını aşağılamadı. Fakat cenneti dünyada arayan tek dünyalı modernler gözümüzün içine baka baka anneliği aşağılıyorlar. Üstelik her birini bir ana doğurduğu halde. 

Ne kadar ayıp! Ne kadar küstah! Ne kadar saçma! 

MUSTAFA İSLAMOĞLU&lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Mon, 09 Feb 2009 11:53:01 -0500</pubDate>
        <category>Kemal DEMİR</category>
      </item>
      <item>
        <title>Düşünmeden yapılan işler..</title>
        <link>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=4</link>
        <guid>http://www.ladik.biz/readarticle.php?article_id=4</guid>
        <description><![CDATA[&lt;span style='color:blue'&gt;Hemen aklımıza gelen düşünceyi uygulamaya geçmekle meşhuruz ve denilir ki bir işe Türk gibi başla Fransız gibi bitir.Bugün ki yazımda düşünmek fiilini ele alacağım.Hoş geldiniz.
Aklımıza gelen çogu davranışı düşünce süzgecinden geçirmeden yapıyoruz.Sonrada ceremesini biz çekiyoruz.Diyelim ki araba alacak kadar para biriktiriyoruz,paramız varya artık,hemen alacağız,hemen sahip olacağız,hemen bineceğiz.Çoğumuzda böyledir.Sonra arabanın bir özelliği hiç hoşumuza gitmiyor,belli de etmek istemiyoruz.Öyle mahkumane bir şekilde arabaya binmeye devam ediyoruz.
Söylem ve davranışlarımızda da bu durum kendini sıkca göstermekte.Olmayacak yerde olmayacak şeyi söylemek,olmayacak hareketi yapmak..Oysa ne kadar süremiz var,acep neden bu kadar hızlı ve hazırcevapsal kişiliğe sahibiz ?
Bir hareketi,bir fiili önceden kısaca da olsa düşünsek,sonradan yaptığımız hataları düşünürken de bize biraz moral olmaz mı ?
Bir davranışın yahut söylemi yapmadan günah mı sevap mı die düşünsek,bizim için ne kadar karlı olur değil mi?
Tavsiyem,aklımıza geleni düşünce süzgecinden eyleme dönüştürmeyelim.Belki böylece hayatımızda hoşumuza gitmeyen birşeyler rayına girebilir.
Saygı ve Sevgilerimle
Kemal DEMİR&lt;/span&gt;]]></description>
        <pubDate>Sun, 08 Feb 2009 13:51:21 -0500</pubDate>
        <category>Kemal DEMİR</category>
      </item>
    </channel>
  </rss>
