|
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.
|
|
|
O'nun yokluğunda O'nunla beraber |
|
Türkiye, nisan ayı içinde en küçük yerleşim birimlerine kadar uzanan bir ‘Kutlu Doğum’ coşkusu yaşıyor.
Bizler de, yetişebildiğimiz ölçüde, Kutlu Doğum davetlerine katılmaya çalışıyoruz. Bu yıl, İstanbul’da, Uşak’ta, Konya’da, Ladik’te, Malatya’da, Elbistan’da, Mersin’de programlara katıldık. Benim Malatya’da bulunduğum gece, farklı sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen beş ayrı program olduğunu öğrendim. Elbistan’da iki program vardı, Konya coşku doluydu.
Programlara genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk, binlerce insan iştirak ediyor. Katılımlara baktığınızda, Kutlu Doğum’un, toplumumuzun yüreğinde nasıl bir bağlılığa karşılık geldiğine tanık oluyorsunuz.
Ben bu programların, “O’nun Yokluğunda O’nunla Beraber” olma heyecanı taşıdığını düşündüm hep. Derin bir özlemi, derin bir el ele tutuşma aşkını, derin bir izinde yürüme tutkusunu yansıttığını düşündüm.
Bu yazımda, biraz siyasetten uzaklaşıp, o iklimi Aksiyon okuyucularıyla paylaşmayı istedim.
“O’nun Yokluğunda O’nunla Beraber Olmak” ne demek?
Bu sorunun, ‘Adı Güzel Kendi Güzel’e âşık gönüller için en hayati soru olduğunu düşünüyorum. Gelin bu konuyu, Altınoluk dergisinde 2008 yılı, Nisan ayında çıkan yazımızın gönül ikliminde değerlendirelim:
***
Sünnet, Hazreti PEYGAMBER -sallallahü aleyhi ve sellem- tarafından yaşanmış Kur’an’dır, İslam’dır. Müslümanın örnek alacağı hayat çerçevesidir.
İlk İslam neslinin zorluğu vardı, köhnemiş bir toplumsal yapı içinde yeni bir dine inanıyor olmanın bütün tepkilerini göğüslemeleri gerekiyordu. Ana - babanın bile yol kestiği bir zamandı.
Ama yine o neslin bir avantajı bulunuyordu, yeni dinin mübelliği hayatta idi, onu görüyor, onun elinden tutabiliyor, onun terbiyesi ile yepyeni bir kişilik inşa edebiliyorlardı. Abdullah bin Ömer, vahiyle iç içe yaşamanın hassasiyetini anlatırken “Biz hakkımızda yeni bir ayet iner diye eşlerimizle münakaşa etmekten kaçınırdık” diyor.
Vahiy sımsıcaktı.
Rasulullah, onları bir ateş çukurunun kenarından alıp kurtaran, onların üzerine titreyen, onların yolunun ateşe çıkmaması için kendini helak edercesine gayret gösteren bir mürebbi olarak içlerinde idi.
Rasulullah’ın ahirete irtihalinden sonra gelenlerin zorluğu, böyle bir ‘Güzel Örnek’le, ancak kitaplarda buluşabiliyor olmalarıdır.
Bu zorluğu Allah Rasulü (s.a.s) de görmüş olmalı ki, ‘Kendisini görmeden iman eden ve izinde gidenler’e özel bir iltifatta bulunuyor, onları ‘Kardeşlerim’ diye niteliyor ve onlara ‘Kevser havuzunun başında beklediği’ müjdesini veriyor.
Hanzale (r.a) örneğinde olduğu gibi, o çağda bile, Rasulullah’la kalp kalbe bulunmakla, ayrı mekânlarda bulunmanın bir gönül kıvamı farkı meydana getirdiği gözleniyor. “Hanzale münafık oldu” diyor Hanzale (r.a) yolda karşılaştığı Hazreti Ebubekir’e... Neden? “Çünkü” diyor, “Rasulullah’la birlikte bulunduğumda farklıyım, O’ndan ayrıldığımda farklıyım.”
Bu, hiç şüphesiz çok önemli bir fark.
Onun için sonraki nesillerin problemi, “O’nun yokluğunda O’nunla beraber olma” noktasında toplanıyor.
Tasavvufta ‘Rabıta’nın zarureti, böyle, gıyapta bir birliktelik imkânını temin etmesinden kaynaklanıyor. Allah dostlarından oluşan bir zincirin beslendiği ilk ‘Menba’ olarak Allah Rasulü’ne ulaşma cehdi, tasavvuf terbiyesinin ana unsurlarından biri oluyor.
Bu durumda “O’nun yokluğunda O’nunla beraber olma”ya çalışırsak, bir anlamda, manen O’nun (s.a.s) taht-ı terbiyesine girmiş oluruz, diye düşünmek yanlış olmaz.
“O der ki bize...” diye başlayıp, tüm hayatımıza O’ndan ışıklar taşıyabiliriz.
O zaman O, Kur’an’la inşa eder bizim kişiliğimizi, Kur’an’ın tefsiri mahiyetindeki kutlu sözleriyle inşa eder.
Öyleyse gelin “O der ki bize” diye başlayalım söze:
O der ki bize:
İslam 5 şey üzerine kuruldu. Kelimei şehadet, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek...
O der ki bize.
İmanın esasları altıdır. Allah’a iman, meleklere, kitaplara, PEYGAMBERlere, ahirete, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine iman.
Ve O der ki bize:
İhsan kıvamında yaşa. Yani Allah’ı görüyormuş gibi, sen onu görmesen de, O’nun seni gördüğünden emin olarak bir kulluk düzeni kur.
Sonra mü’min kişiliğimizi, İslam’la, İman’la ve İhsan’la gergef gergef dokumaya yönelir. Her birinin içini tamı tamına doldurmadan gerçek bir Müslümanlık kıvamına ulaşılamaz çünkü.
Kur’an’dan bir ayeti hatırlatır:
“İman ettik” demekle iş bitmez. “Bu, ancak İslam dairesine girmiş olmayı anlatır. Oysa iman henüz kalplere nüfuz etmemiştir.”
İşin nihayeti, ‘Allah’ı görüyormuş gibi bir kulluk’ kıvamına ulaşmaktır.
Onun için O, “Namaz dinin direğidir” der, O, yalapşap namaz kıldığımızı görürse, “Bu kıldığın namaz olmadı” der, “Git yeniden kıl.” “Namaz kıldın ama elinde o namazın onda biri ancak kaldı” der. Defalarca yeniden kıldırır. Namazlarımız, oruçlarımız, bizim kişiliğimizi tertemiz kılmıyor, arındırmıyor, yanlışlardan alıkoymuyorsa, yani gerçek namaz ve oruç kıvamında değilse, bizi “Allah sizin eğilip kalkmanıza veya aç kalmanıza muhtaç değil” diye ikaz eder. Her namazda huzuru ilahiye durma idrakini öğretir.
O’nun sözlerinden anlarız ki, Oruç bir kulluk terbiyesidir. Orucu günahlara kalkan edinmemizi, Oruç’un elinden tutup cennete kadar yürümemizi ister bizden.
Zekât ve sadaka için malımızdan pay ayırırken, cimriliğimizin tuttuğunu görürse, “Sevdiklerinizi ve severek infak edin” şeklindeki Kur’an buyruğunu hatırlatır. Yine Kur’an’ın “Sizin burun kıvırarak alacağınız şeyleri başkalarına sadaka diye vermeyin” çağrısını hatırlatır. Yine Kuran’ın, “Sadakaları Allah’ın eline veriyormuş gibi verme” ikazını duyurur bize... İnfak edip, ardından kaba bir sözle veya davranışla eziyet yapmamıza gönlü razı olmaz. Fukara gönlünün incinmesine razı olmaz O’nun yüce gönlü.
Haccı, bir ümmet buluşması, oradan cihana İslam’ın evrensel mesajlarının verildiği cihanşümul bir kongre hâlinde yaşar ve sunar.
O bir PEYGAMBERdir. Günahsız bir insandır O (s.a.s). Ama geceleri kalkıp, ayakları şişinceye kadar Rabbin Huzurunda divanda durmaktadır.
Tek dileği vardır: Şükreden bir kul olmak!
İşte, var olmanın idraki bu, kulluğun idraki, ilahi nimetlerin idraki ve bütün bunlardan kaynaklanan şükür duygusu... Bu PEYGAMBER hassasiyeti, bizim hem bunca nimeti kullanıp hem sınır çiğnemekten usanmayan nefsimizin önüne nasıl bir sorgulama sorumluluğu getiriyor.
Buna bir de ‘Günde yüz kere istiğfarda bulunan PEYGAMBER terbiyesi’ni katalım. ‘Ellerimizi, yüreklerimizi bin kere yıkasak, bu PEYGAMBER istiğfarının bir tekine denk gelir mi?’ kaygısı düşmez mi içimize? Büyük bir günah işleyip de Rasulullah’a “Temizle beni ya Rasulallah!” diye gelen sahabinin kalp âlemindeki sancı, bizim günahlı dünyalarımız için bir ölçü niteliği taşımaz mı? Rasulullah’ın yanında, kirlere bulanmış ve kararmış bir kalble durmak ne kadar tahammülü zor bir hadisedir!
Ya faizle birlikte “Allah’a harp açmak” arasında Kur’an’ın kurduğu bağlantıyı önümüze koyar, “Faizi ayaklarımın altına aldım” diye seslenirse, bizim boyumuza kadar faize batmış dünyamızda bu nasıl yankılanırdı!
Onun, yine Veda Haccı’nda ayaklarının altına aldığı Kan davası hâlâ bir gelenek olarak insanları kör kurşuna kurban ediyorsa, “Bu benim içimdeki kimin yüreği?” diye sormaz mıydık?
Kur’an’ın “Allah’a sarılın - Allah’a koşun” çağrılarını, PEYGAMBER dilinden dinlemenin yüreklerimize taşıyacağı heyecan bir başkadır.
PEYGAMBER elinde bu ilahi ikazlarla yoğrulan bir kalbimiz olsaydı, aah!
Dünyaya fazla kapıldığımız ve burada ebedi kalacağımızı sandığımız bir zamanda Rasulullah Efendimiz’in bizi Kur’an’ın ‘likaullah’ı, ‘Din gününün maliki’ni, ‘Oku kitabını’ şeklindeki buyruğunu hatırlatan ayetleriyle uyarması ne kadar sarsıcı olurdu, kim bilir!
İslam’ın Medine’sini inşa etmek için hicret yolculuğuna çıksak, hayati tehlike, bir örümcek ağı kadar yakınlaşsa ve O’ndan “Hüzne kapılma, Allah bizimledir” imti’nanı gelse, yüreğimiz nasıl da durulurdu!
Bizi, ümmet olarak birbirimizden fersah fersah uzaklaştıran savruluşlarımıza bakıp, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız” diye hesaba çekse... ne yapardık? “Bir tarağın dişleri gibi olun” diye yüreğimize bir vasiyet koysa... “İçinizde asla kin barındırmayın, kalblerinizi kinden koruması için Allah’a dua edin” diye terbiye etse bizi... “Kardeş olun” dese, ellerimizi birbirine tutuştursa...
Evinde, elbisesinin söküğünü diken bir PEYGAMBER! Eşlerine kaba kuvvet kullanmak nerede, onları sözle bile taciz etmeyen bir aile reisi... Bizim, öfke gelince aklın uçtuğu ruh dünyamız için nedir? Aile sorumluğunu, PEYGAMBERlik gibi ağır bir vazifeyi yaparken bile ihmal etmemek, bizim aile, iş, dava arasında kaybolmuşluğumuza nasıl bir yeni nizam verirdi?
Müşfik. Vakur. Mütevazı. Mütebessim. Rauf. Rahim. Ahlakın tüm güzellikleriyle donanmış bir müstesna karakter.
***
Onun, içinde yaşadığı nesil, O’nu, canı için can adama ölçüsünde sevdiler, hece hece öğrendiler, birebir aynileşme çabası içinde yaşadılar...
‘Ona ümmet olmak’, işte bu terbiyeyi kuşanmaktır.
O’nun ışığını yüreklerimize taşımaktır.
Yolumuzu O’nun ışığı ile aydınlatmaktır.
Ne mutlu, O’nun elinden tutarak bu dünyadaki İslam yolculuğunu tamamlayanlara... |
|
Yorum göndermek için lütfen üye girişi yapın.
|
|
son 24 saat içerisinde siteye giren bulunmamakta | | © |
|
Çevrimiçi Ziyaretçiler: 2
Çevrimiçi Üyeler: 0
Toplam Üye Sayısı: 122
En Yeni Üye: yakuz
|
|
Bugün Doğan Üyemiz Bulunmamaktadır. |
|